Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2017 Çarşamba

Kan ve Gül



Ara ara süprizler yaparak hayatımıza gire caaanım Alper Canıgüz. O kadar severek okuyorum ki kitaplarım her biri bittiğinde bir hüzne kapılıyorum. Yenisi gelene kadar bekleyeceğiz artık napalım diyerek.

Biraz "Tatlı Rüyalar" hissiyatı yaşattı bana fikir olarak ama yine kendini hızlıca, gülerek eğlenerek okuttu. Ana karakterimiz Aziz, bir kaza sonucu gözlerini bundan 20 yıl öncesine açıyor. Tabii ki yine ayarında absürdlüklerle sayfaları peşisıra çevirmenizi sağlıyor. 20 yıl öncesini, üniversite hayatını daha sonrasında başına gelecekleri bilerek yaşayan karakterimiz Aziz, geleceğinin yönünü değiştirebileceğini düşünerek türlü girişimlerde bulunuyor ve bazı öğrenmemesi gereken kafasını karıştıran kapılar açıyor.


Kitap adını İskender Doğan'ın şarkısından alıyor ve karakterimiz hem günümüzde hem de geçmişte dokunuyor İskender Doğan'a. Yine her kitapta bahsedilen, Kız Tevfik, Tahtakafa ve diğerleri için Canıgüz'e teşekkürleri bir borç bilirim, zira kitapta nerde ne zaman karşıma çıkacaklarını heyecanla bekliyordum.

12 Ağustos 2016 Cuma

Gerçek Hesap Bu!

Eveett bu kitap hiç hesapta yoktu aslında. Almanya gezisi sırasında, yolculukta okuyayım diye Işıl vermişti. "Hızlı okunuyor, seversin" demişti ki öyle de oldu.

Çocukluğumdan beri severim Nejat İşler'i zaten, hastalığı zamanında da epey üzülmüştüm, anılarını okuyunca daha da çok sevdim. Her zaman kendi gibi olmuş, türlü türlü işlerde çalışmış, gerçek dostluğu, arkadaşlığı örneklemiş ve kitapta hepsini çok da güzel anlatmış.

Okul dönemleri, oyunculuk yapmaya başlaması, ev arkadaşlıkları, Tezgah kitabevi, Gümüşlükspor'un başkanı olması hepsi aslında başlı başına ayrı birer kitap olacak hikayeler.

Nejat İşler'i seven, daha yakından tanımak isteyen herkese tavsiyemdir, çok kısa sürede okunabilir bir kitap ve gerçekten keyifli vakit geçirteceğine şüpheniz olmasın.

4 Mart 2016 Cuma

Galiz Kahraman

Belki de İhsan Oktay Anar'ın benim zihnimde en az iz bırakacak kitabıydı...

Bu cümleyle başlamak istedim çünkü ne bileyim, ağzım kulaklarımda bitirirken Anar'ın kitapların, bu sefer o tat kalmadı bende. Kapağı kapattığım an beni kendine bağlayan detaylar olmadığını hissettim. Nitekim bloga geç yazarken de aslında aklımda hikayeyle ilgili çok detay olmadığını hissediyorum.

Kendini insanlara beğendirmek isteyen, çirkin kahramanımız İdris Amil Hazretlerinin hikayesini okuyorum, şair olmaya çalışmasını, filozof olmaya çalışmasını, artist olmaya çalışmasını... Her işi berbat edişini, aşık oluşunu, tehdit edilişini kısaca dünyaya işlerini eline yüzüne bulaştırmaya gelmiş bir anti-kahramanı.

Diğer kitaplarından farklı olarak İhsan Oktay Bey'in bu kitabı günümüze daha yakın bir zaman diliminde geçirmesi ilk dikkatimi çeken şey oldu. Çok daha eskilerin Beyoğlu'nu, Galata'sını okurken, apartmanların, arabaların olduğu daha yakın tarih Kasımpaşa'sını okuduk.

Geriye kala kala bir tek "Yedinci Gün" kaldı. O da evdeki rafta merakla okunmayı bekliyor.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Suskunlar

Bir önceki İhsan Oktay Anar  kitabından tam 3 sene sonra almışım bu kitabı elime. Amat’taki terimlerin beni epeyce yorduğu aşikardı. Orada denizcilik terimleriyle karşı karşıya kalmışken Suskunlar’da da musiki terimleriyle haşır neşir olduk.

Yine çeşit çeşit hikaye dinledik. Davut ve Eflatun’un çocukluğundan itibaren hikayeleri, Asım’ın hayaletinin Sofuayyaş’a musallat olması. Asım’ın, Pereveli İskender’in, Davut’un Neva’ya olan aşkları. Doktor Rafael’in gizemli evi ve hikayeler hikayeler.

Bir aşkın nası çığ gibi bir lanet büyüterek nice ölümlere sebep olması, Konstanniye’deki 7 musiki üstadının lanetlenmesi, kahinlerin kör olması ve Batın hayat veren nefesi. Venedikli cüce bir çembola üstadı olan Alessandro Perevelli’nin esir düşerek Konstanniye’ye gelişi hikayenin temeli oluyor bi anda. Cümle cümle bunları yazıyorum ki dönüp baktığımda hatırlayabileyim. Evet hikaye tam bir yapboz, her sayfada alakasız parçaları veriliyor okurun eline ve son sayfada verilen parça eklenmeden motifin ne olduğu anlaşılmıyor.

Okuduğum beşinci Anar kitabının ardından söyleyeceğim şu ki, bitmesin Anar kitapları. Her kitabı sonlandığında daha okunacak kitabı olsun. Geriye kalan son 2 kitabı Yedinci Gün ve Galiz Kahraman’ı okumaya elim gitmeyecek bir süre biliyorum. Ama umuyorum ki devamları da gelecektir.

15 Ekim 2015 Perşembe

Ruhi Mücerret


Murat Menteş kitapları sevdiğimiz kitaplardan malum. Bu okuduğum üçüncüsü ancak ne Ruhi Mücerret ne de Korkma Ben Varım bir Dublörün Dilemması değil. Ama yine de Ruhi Mücerreti ikincilik koltuğuna oturtabilirim diye düşünüyorum. Daha öncesinde Murat Menteş okumuş olanlar az çok nasıl bir absürdlüğün içerisine düşeceklerini tahmin ederek başlarlar bence başka bir kitabını okumaya diye düşünüyorum zira bende öyle oluyor. Ancak kitabın ilk bölümü bitip de Civan Kazanova kısmına gelene kadar ben kitaba bağlanamadım pek açıkça söylemeliyim. Aslında zaten kitap da o bölümle birlikte açılmaya detaylanmaya başlıyor da diyebiliriz.

Ruhi Mücerret 100 yaşında İstiklal Savaşı gazisi bir dede. Pek alışılmadık bir dede olmasını kabul etmek lazım. Dolaylı yollardan ama baya dolaylı yollarda yolu Masum Cici’nin paktıyla kesişiyor.  Bu pakt ise insanların beyinlerine minik bir çip yerleştirip uzaktan dillerine reklam cümleleri göndererek ürün sahibi şirketlerden para kazanan bir oluşum. Konu tabi ki hem absürd, hem pozitif bilimlerin kullanılmasını gerektirecek bir konu ki nitekim konuların birbirine bağlanması da açıkta nokta kalmadan güzel işlenmiş. Murat Menteş bunu çok iyi yapıyor.

Böyle konuların birilerinin aklına geliyor olması, bunların kitaplaştırılıyor olması ve bizim okuyabilmemiz gerçekten güzel. Severek okuduk, biz sevdik eller alsın vol.435 =)


Velhasıl dünyada bir cennet inşa edersen, ölümle cennete yatay geçiş yaparsın.Asıl hayat cennettedir.Demek ki dünyada mümkün olduğunca yaşatmaya bakmak gerek .Fidan dik,kuş besle, evlat büyüt, umut ve sevinç aşıla...İnsanlar senin yanındayken kendilerini cennetteki gibi kınanmayan, yadırganmayan, dışlanmayan aksine ödüllendirilen , yüceltilen hoşnut edilen, ikramda bulunulan konumunda, özgür hissederlerse sen, bulunduğu yeri cennete benzetmişsin demektir.Cennetin inşaasında bir mühendis, mimar, usta, kalfa yada işçi olarak çalışıyorsun demektir.Yok, eğer öldürürsen, yaşatmazsan, beslemezsen, yaşama azmi aşılamazsan; insanlar senin yanında kendilerini cehennemin dumanında boğulur gibi sıkıntılı, üzgün, baskılanmış, boyunduruk altında, kısıtlanmış, suçlu mahcup, rahatsız, cezalandırılmış, mahrum... hissederlerse, sen cehennem kurmuşsun demektir. Zebanileşmişsin. Burada kendi ellerinle bina ettiğin cehenneminden, öldüğün anda yatay geçişle ahiret cehennemini boylarsın.” Sayfa 93.

21 Ocak 2014 Salı

İçimizdeki Şeytan

1 Yıl rötarla mı yorum yazmak? Hem de Sabahattin Ali romanına? Evet biraz saygısızca olacak belki uzatmak istemiyorum o nedenle. Mastera başladığımda okuduğum son kitap oldu ve 1 yıl sonra artık geri dönmeye başlamışken İçimizdeki Şeytan ile ilgili yazı yazmadığımı fark ettim, ne acı. 
    
Sabahattin Ali romanlarında bana başka gelen bir şey var, sanki romanın içinde bir hayalet olarak var hep Sabahattin Ali, aklına bir şey takıldığında romanla ilgili sana cevaplar veriyor, karakter yerine o mimik yapıyor sanki. Ya da benim psikolojik problemlerim var bilmiyorum ama işte sırf bu yüzden seviyorum Ali'yi okumayı.

Uzak kaldığım kitap okuma seanslarına yeniden başladığım için çok mutluyum, daha okuyacak çok kitap, içine girecek çok dünya var. Yeniden merhaba :)

19 Eylül 2013 Perşembe

Alper Kamu Cehennem Çiçeği

Alper Canıgüz'ün yeni bir kitabı çıkınca tabi ki vakit kaybetmeden kitabı alıp okuyacaktım. Hatta geç kaldım bile denilebilir. Kitapçılarda defalarca elime alıp alıp "ama evde daha okunmamış yığınlarca kitap var" deyip her defasında bırakıyordum. Ama en son teşebbüsümde kendime hakim olamayıp aldım ki nitekim 4 gün içinde de bitirdim.

Alper Kamu'nun yeni hikayesi bu sefer biraz iç burkucu ama. Aradan yıllar geçmiş Alper Kamu'nun yaşı yine 5 kalmış ama kendi büyümüş sanki. Ya da Alper hep böyleydi zaten.

Bu defa iki ayrı ölüm kafasını karıştırıyor minik kahramanımızın. Komşu çocuğu Mehmet'in öldürülüşü ve amcası Nebi'nin vefatı. Her ikisinin ardındaki sırları büyük bir ustalıkla açığa çıkarıyor tabi enfes zekasıyla. Fakat her ikisinin ardından çıkan sırlar da Alper'de dönüşü olmayan etkiler bırakıyor. Kitabın arka kapağında da  dediği gibi "insanlar doğar, ölür ve sonra büyürler."

" ..."Yok" dedim, "hepsi o değil. Bir de o 1 Mayıs gösterilerinde ananız babanız yaşında insanların üstüne kurt köpekleriyle, biber gazlarıyla falan saldırmaya hiç utanmıyor musunuz, onu merak ettim." ..."

"..." Adalet ancak kıyamet koptuktan sonra, Ahiret Günü'nde yerini bulacaktır." dedi Dilek Abla sakince. Ve ardından, dudaklarında bir tebessüm, kanımı donduran son sözünü söyledi. "Adaleti bu dünyada arayan yalnızca belasını bulur!" " 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Korkma Ben Varım

Gezi Direnişinin başlamasından birkaç gün önce bitirmiştim ve direnişin başlamasıyla ne okuduğum kitapları bloga yazabildim ne de o süre içerisinde kitap okuyabildim. 1,5 ay oldu yeni yeni toparlıyoruz her şeyleri. O yüzden bu süreç içerisinde zaman zaman kendimi Murat Menteş'e karşı ne hissetmem gerektiği konusunda sorgulamış olsam da kitap güzel. Benim için kesinlikle bir Dublörün Dilemması değil ama okumaya değer. Eğlenceli.

11 Ocak 2013 Cuma

Malafa

Konuya çok net bir şekilde giriş yapıyorum; eğer henüz herhangi bir Hakan Günday kitabı okumadıysanız, başlamanız gereken kitap kesinlikle Malafa değil!!! Okuduğum diğer kitaplarından çok çok farklı ve benim için tatmin edici değil bu nedenle.

Yine kocaman laflar, muhteşem aforizmalar yok değil hatta yine gülüyorsunuz, yine eğleniyorsunuz kitabı okurken ama Hakan Günday beklentisi olunca yine de tatmin olamıyorsunuz.

Hikaye Antalya'da geçiyor. Turizm dünyasının bir ucundan bakılmış hatta değişik bir ucundan bakılmış komik bir hikaye. Topaz Kuyumcu Center'da turistlerin nasıl satışa yönlendirildiklerini anlatan Türkiye için güzel bir özeleştiri. Center'ın sahibi de Ermeni, bu nedenle kitapta ilk başta başa çıkılması zor bir Ermenice kelime yüklemesi yapılıyor ama sonra alışılıyor tabi ki.

Başı sonu olan bir hikaye değil aslında, o hayattan bir enstantane ama yine de ben hikayenin sonunda eblek şekilde "euehuehuehe" diye güldüm. Tekrarla ilgili güzel bir paragraf var hikayede tekrar eden, çok hoşuma gitti. Aşağıda onu da paylaşacağım. Dediğim gibi kötü bir kitap değil ancak, ilk okunacak Hakan Günay kitabı kesinlikle değil.

"Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet, öylesiniz. Etti iki!"

" Tezgahtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgahtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerine yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardk rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgahtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar."

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yüksek Topuklar

Küçük erkek çocuğu hikayelerinden, kız çocuğu hikayelerine geçişim çok sert oldu aslında. Ama bu tam da bir küçük kız hikayesi değil, koca koca kadın hikayecikleri.

Herkesin bu kitap için yaptığı ilk yorumu ben de yapmak istiyorum. Bir karşıcinsin kadın dünyasını bu kadar iyi gözlemleyebilmesi ve duyguları birebir aktarabilmesi akıl alır şey değil, ama bu noktada Murathan Mungan'ı sorgulayacak değilim.

Nermin'in Tuğde ile 5 gününü okuyoruz 527 koca sayfa boyunca. Hİkayenin çeşidi çok da olsa ben kitabı biraz ite kaka okuduğumu söylemeliyim doğrusu. Betimlemeler uzun ve cümleler bir yerden sonra sonunu sizin tahmin edebileceğiniz şeyler. Yine de solcusundan, feministine, lezbiyeninden annesine tüm kadınları hap yapmış ve bizlere sunmuş sayın Mungan. Kitaba ismini veren yüksek topuklar'ın da kitapta kullanılış yerine bayıldım doğrusu.

Ben ileride anne olacaksam erkek çocuk annesi olmak istiyorum, neden erkek çocuğunu bu kadar istediğimi bilmemekle beraber kız çocuklarını işte tam da Tuğde gibileri yüzünden sevmiyorum.

"İçimi dökmek amacıyla, Tuğde'nin çeşitli marifetlerinden ve konuşmalarından söz ettiğim birkaç arkadaşımın, beni inançsız gözlerle dinledikten sonra, beş yaşında bir kızın bütün bunları asla yapamayacağı, söyleyemeyeceği yollu itirazlarına sinirlendiysem de fazla belli etmedim. Herkes kendi yaşam deneyimlerini gerçekliğin kendisi, diğerlerininkini kurmaca ürünü sandığı sürece, iletişim denen şey olanaksız olmaya devam edecekti."

18 Kasım 2012 Pazar

Aramızdaki En Kısa Mesafe

Barış Bıçakçı'nın okuduğum üçüncü kitabı ancak her üç kitabı da aynı kişinin yazmış olmasına inanmak bir hayli güç. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile zirvede başladığım Bıçakçı serisi, Sinek Isırıklarının Müellifi ile yere çakılırken, Aramızdaki En Kısa Mesafe ile yine yükselişe geçti.

Erkek çocuklarının rol aldığı kitapları okumayı seviyorum, Alper Canıgüz ve Emrah Serbes'ten sonra Bıçakçı da gözlemleri çok iyi yapmış ve örnekler enfes seçmiş. Bir erkek çocuğunu minicikken eline almış ve 99 sayfacık kitapta onu büyütmüş. 

Kitabın bir ana hikayesi yok. Kesik kesik sahneler, kah evin salonu, kah deniz kıyısı kah sokak ortası. Ama sanki cımbızla ayıklanan kesitler bunlar. Kardeşlik ilişkileri, akrabalık ikilemi (ikilem diyorum çünkü "fazlalık olma" hissiyatı çok çok iyi anlatılmış).

Aslında bir yerde de erkeklerin hiç büyümediğini sokmuş gözümüze gözümüze. Bence erkekler alıp okumalı, çocukken de, ergenken de, deve kadar adam olduklarında da değişmediklerinin çok somut bir tanımı.

" Pul albümlerimizi kitaplıktaki yerlerine yerleştirip sokağa çıktığımızda, başlarını kaldırmış, Kemallerin ikinci kattaki evine bakan on kadar kişi gördük. Kemal elinde süt bardağıyla pencereye çıktı. Sabırlı olmamızı söyleyerek sütünü içti. Bitirince, önceden albümden çıkardığı pulları avuç avuç savurdu. Bir sürü pul havada uçuşuyor, ellerimizi havaya kaldırmış tutmaya çalışıyorduk. Pulları havada yakalamak için peşlerinden koşmamız gerekiyordu."

Yukarıdaki paragrafı özellikle birebir aktarmak istedim, çünkü aynı şey benim çocukluğumda da yapılırdı. Günlük popülerlik kazanmak için bazen tasolar bazen barbi-futbolcu kartları evin balkonundan savrulur 'kapııııııııııııııııııışşşşşşş' diye bağırılır ve o günün en popüler kişisi olunurdu. =)

19 Ekim 2012 Cuma

Amat

Şimdi geçtiğimiz ay İhsan Oktay Anar'ın son kitabı Yedinci Gün de yayımlanınca farkettim ki iç kitabın ardından epey ara vermişim Anar okumaya. Zamanı gelmiş diyerek kronolojik sırayla devam ettim Amat'ı okumaya.

İlk önce itiraf etmeliyim kitabın son sayfasına kadar ne zaman çıkacak piyasaya Uzun İhsan diye bekledim ama çıkmadı. 3 kitaptan sonra ister istemez bekliyor insan ama bu sefer bir degisiklik oldu ve çıkartmadı karşımıza.

Kitap boyunca serin sularda Amat (Elif, mim, elif, te) adlı gemideyiz. Salı günü sefere çıkan (salı günü sefere çıkmanın uğursuzluk getiridiğine inanılıyor) bu gemideki 247 mürettebatın hepsi de günahkar. Ve hikayenin arasında bu günahların neler olduğunu yine kopan geri gelen hikayeler olarak okunuyor.

Diyavol Paşa ve hikayesi, Amat'ın nasıl yapıldığının hikayesi kitap sonuna doğru açıklığa kavuşuyor. Bir sürü karakterin bir sürü hikayesi, denizcilik terimleri ve diğerleri. Aynen benim bu yorumum gibi bölük pörçük anlamlı anlamsız cümleler bütünü güzel bir kitap Amat. İhsan Oktay Anar'ın en iyisi değil belki ama tipik bir Anar kitabı. 

4 Ekim 2012 Perşembe

Amak-ı Hayal


Amak-ı Hayal, yine elime arkadaş vasıtasıyla aldığım kitaplardan. Beklentimin biraz dışında bir kitap, güzelce okuttu ama tam bağlayamadı kendine nedense. Amak günümüz Türkçesinde derinlik demekmiş, yani hayalin derinlikleri. Kitap Aynalı Baba’yla tanışan Raci’nin gördüğü/düşlediği hikayeleri anlatıyor.

Aynalı baba ney üflüyor, aslında kitabı okurken arkada hep o tını devam ediyor. Siz okuyorsunuz o notalar akıyor. Benim anneannemin kullandığı bi laf vardı “düşe yatmak”. Raci’ninki de böyle bir şey ama daha farklı. Tasavvufun en güzel tarafı iyi, doğru insan olmak hikayelerde öyle tatlı anlatılıyor ki. Ama işte sanırım bana itici gelen tarafı bu hikayelerde Raci’nin hep iyi aile çocuğu olması. Hatta (spoiler içerir) kendini karınca olarak gördüğü hayalde bile insani duyguları yaşayabilenin tek kendisi olması (spoiler biter) aslında Raci’nin kendisi üstün gördüğünü çağrıştırdı bana ve hoşlanmadım. Ama genel olarak Aynalı Baba’yı ve neyini çok sevdim.
 
"Hep ikilik birlik için.
Bak iki göz bir görüyor!
Birlik ise dirlik için
Bak iki göz bir görüyor!
 
Ruh ve ceset arş ve felek
İns ve peri cin ve melek
Birlik için hep bu emek
Bak iki göz bir görüyor!
 
Şirkten eyle hazer,
Vaktini boş etme güzer!
Aleme bir eyle nazar
Bak,iki göz bir görüyor!
 
Sen de seni sen de seni
Bil ki, budur ''Allemeni''
Birleye gör can ve teni
Bak,iki göz bir görüyor!"

3 Eylül 2012 Pazartesi

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Sevdiğim bazı kitapların, hepsinin değil belki de sadece küçük bir bölümünün, ortak bir özelliği oluyor: Ana karakterin isminin bilinmemesi. Bu hem değişik bir samimiyet katıyor kitaba, hem de genelde birinci kişinin ağzından yazılmış oluyor dolayısıyla kolay okunuyor.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da ana karakterin ismini bilmediğimiz kitaplardan ve sıcacık. Çok çok eski, çizik bir siyah beyaz filmi gibi. Konuşmalar saygılı ve eski Türkçe'nin o mesafeli hali. 

Ana karakterimiz 15 yaşında bir delikanlı, dizinden bir kemik hastalığı çekiyor ve senelerdir tedavi edilemiyor. Umutsuzca kendinden 4 yaş büyük  Nüzhet'e aşık. Nüzhet de az değil, o da ilgili bizim çocuğa ama evlilik meseleleri var başında. Dil o kadar güzel ki, o kadar naif anlatmış ki yazar 15 yaşındaki bir gencin, hastalığına, aşkına ve hayatına bakışını. Çok sevdim.

Dil eski Türkçe kelimelerle bezenmiş söylediğim gibi ama kitabın arkasında bir kaç sayfalık sözlük var bana epeyce yardımcı oldu. Hele bir cümle vardı ki neredeyse kelimelerin hiçbirini bilmiyordum. Okuyun, okutturun.

" Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum."

"...Benim mücerret nazariyelerime karşı muarızlarımın müptezel teşbihler ve müşahhas delillerle müdafaa ettikleri tez, bu cahil efkar-ı umumiyeyi aldatabilirdi"  Bahsettiğim cümle buydu :)

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Masal Masal İçinde

Kitap ilginç bir şekilde geçti elime. Ahmet Ümit olduğu için de merak edip okudum. Polisiye değil, ilginçtir. Cinayet yok, katili aramıyoruz. Ama aynı merakla okunuyor kitap.

Büyüklere anlatılacak bir masal aslında. Ama kitabın adından da anlaşılacağı üzere masalın içinde masal(lar) var. Kör kervancı, Kuyumcu, Demirci, Müzezzin ve Şapkacının hikayeleri var sırasıyla ve hikayelerinin ne olduğunu sondan başa şekilde öğreniyoruz. Kurgusu böyle olunca da merak edip okutturuyor kendini.

Evde oturulacak boş bir günde okunabilir. Çok uzun değil ve okuması keyifli. Ahmet Ümit'in daha önce sadece tek bir kitabını okumuş olduğumdan yorumum doğru olur mu bilemiyorum ama sanırım alışılmış Ahmet Ümit çizgisinden biraz farklı. Yine alıntı yok =)

15 Temmuz 2012 Pazar

Sinek Isırıklarının Müellifi


Barış Bıçakçı’yı peşpeşe okudum çünkü kitapları elimin altındaydı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i çok beğenmiştim.

Uzun zaman sonra İstanbul’dan Söke’ye yapacağım otobüs yolculuğumda okurum diye aldım yanıma, öyle ki otogardan kalkıp İstanbul’dan çıktığımızda kitap bitmek üzereydi zaten. İstanbul'daki trafiğin vehameti malum.

Kitap başlayıp bir hikaye anlatmıyor, hayattan bir kesit. İnşaat Mühendisliği okumuş ve ardından uzunca yıllar bu görevde çalışmış Cemil’in işten ayrıldıktan sonra kendini edebiyata verişiyle girdiği durum anlatılıyor. Eşi bir doktor. Aslında Türk gözüyle bakınca kadın çalışıyor adam yiyor gibi bir durum var. Çocuk da yapmak istememişler o da yok. Cemil kitap yazıyor ve basılması için bir editörle görüşüyor ve bunun ardından bir bekleme safhasına geçiyor.

Yani buhranlı insanlar bana hep uzak, itici gelmiştir farklı olmak adına abuk şeyler yapmak bana göre değil yani abuk şeyler yaparsan da onu farklı olmak istediğin için değil gerçekten o abukluğu yapmak istediğin için yaparsın. Neyse saçma bi yorum oluyor farkındayım ama çok sevemedim kitabı, hızlıca bitirdim bitirmesine ama kendimden bir şey bulamadım, bir olay, devam eden merakta bırakan ya da bana bir şey öğreten/hissettiren hiçbir şey yoktu kitapta. E bir de Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in ardından oluşan bir beklenti de vardı tabi öyle olunca pek sevemedim. Ama diğer kitaplarını da okuyacağım Barış Bıçakçı’nin güzel olacaklarından hiç şüphem yok.

" Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ve helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."


26 Haziran 2012 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Su gibi bir kitap, büyük bir bardak suyu tek yudumda içmek gibi, bir solukta bitiyor. 

Hikayesini çok da anlatmak istemiyorum, aslında zaten öyle başı ve sonu olan bir hikayesi de yok bence. Birinci kişinin ağzından arkadaşına yazılmış bir mektup gibi, aynı kıza aşık olan, aslında birbirlerine de gizli bir aşk besleyen iki en yakın arkadaşın hikayesi.

Gerçekten büyük çaresizlik. Ama çaresizlik olan kitapta da bahsedildiği gibi aynı anda aynı kadına aşık olmak mı yoksa seslerimizin artık dışarıda çocuk seslerine karışmıyor oluşu mu? 

Fantastik, underground kitaplar okuyacağım derken, böyle kitapları es geçiyorum uzun zamandır. Bu çok iyi geldi. Tek gecede bitirilebilecek bir kitap tavsiye ederim.

'... Ardından yedi yıl kuzey yarı kürenin 30. ve 60. paralelleri arasında dolaştın; kayalıklı bir deniz kıyısında çıplak ayaklarının dibinde zıpkınla vurduğun bir orkinosla ve karlı bir günde yakaları kürklü paltonla Nazım'ın mezarında çekilmiş fotoğrafların var.'

' Seninle konuşmanın grameri: Hemen hemen her cümle "hatırlıyor musun" sorusuyla biter, ortak geçmişimizin g'si büyük yazılır, eylemlerimizin kipi daima güzel geçmiş zamandır ve Çetin ile Ender'i birbirine bağlayan bağlaçlar saymakla bitmez.'

' Biz de bu oyuna bir son veriyoruz, normal halimize dönüp o yaşamsal bileşiği tekrar oluşturuyoruz: Ç2SE4. Çetinikisalakenderdört.'

' Her şey gerçekten Nihal'le ilgili miydi yoksa aklım bir dokuma tezgahı gibi mi çalışıyordu, her ipten aynı kumaşı dokuyordum?'

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Zargana

Hakan Günday'ın hangi kitabına başlasam, yandık hiçbir şey anlayamayacağım bu kitaptan diyorum ama sonra hikaye beni şıp diye içine çekiyor bi bakıyorum bitmiş, gitmiş. Aynen Zargana'ya da anlamayacağım sanırım bu kitabı diyerek başladım ve bu sefer nedense kitap bitene kadar bu düşünceyi taşımaya devam ettim.

Ailesinin kendisini evlatlık edindiğini öğrenen Zargana evden kaçar ve sokaklarda başına gelenlerden sonra artık bir insan olmadığına kanaat getirir. Bir ileri bir geri giderek okuduğumuz kitapta Zargana'nın günümüzde yaptığı insanlara senaryo yazarak kendi hayatını oynatması değil de, 12 yaşında evden kaçtıktan sonra başından geçenlerin anlatıldığı bölüm daha bir soluğumu kesti.

Kitabı nedense sağlam temellere oturtamadım ben ve Sayın Günday'ın bu kitabında öyle alışık olduğum kocaman laflar yoktu. Belki de bir önceki Hakan Günday kitabımın Azil olmasından kaynaklanıyordur. Onu okurken nefes almayı unutuyordum adeta, bu sefer öyle olmadı. Şimdilik okuduğum 3 kitabı sıralarsam listeye sonuncu olarak girer ama yine de hakkını vermek lazım, güzel bir beynin ürünü.

"Dünya üzerinde iki tür insan vardır: trafikte sarı ışığı görünce frene dokunanlar ve aynı sarı ışık karşısında gazı kökleyenler."

"Zargana İsmet'in sarhoş olmasına izin veriyordu. Hatta sürekli içki içmesini sağlıyordu. Batı hafiflemek, Doğu ağırlaşmak için kaldırır kadehini."

"İntihar rakamlarının günümüz dünyasında bu denli yüksek olmasının başlıca nedeni hayatın zor ve insanların zayıf olması değil, insanların bir canlıyı öldürmeden insan olamayacaklarıdır."

27 Nisan 2012 Cuma

Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir

Nasıl bir şekilde buldum bu kitabı, nasıl karar verdim almaya hiçbir fikrim olmamasına, herhangi birinden öneri olarak hiç duymamış olmama rağmen severek okudum bu kitabı. Zaten Murat Menteş ve Alper Canıgüz hayranı biri olarak Türk absürd edebiyatına bayıldığım aşikar, o nedenle olsa gerek sevdim.

İlk başlarda eminim okuyan herkes n'oluyor ya, bu ne şimdi falan demiştir hatta ben kitabın yarısına kadar kızdım kendime gidip abuk subuk kitaplar bulup okuyorum diye ama sonradan olaylar çözülmeye başlayınca acayip hoşuma gitti.

Yazar aslen hentbol hocasıymış sanırım, camiasında da epey tanınıyormuş, bu kitap da ilk romanıymış ki bence kendini epey belli ediyor. Nacizane görüşüm kitapta bir üsluptan bahsetmek pek mümkün değil, gelişigüzel yazılmış diyaloglar şeklinde ilerliyor. Ama kurgusu güzel.

Ailesinden bunalıp Uzunharmanlar'a kaçan başkahramanımız Musa'nın taşındığı evde olan garip olaylar dikkatini çekiyor. Evinin hayaletli olduğuna karar veriyor. Komşularının hepsi çok iyi insanlar olmalarına rağmen Musa'ya her seferinde ders verir gibi konuşuyorlar v.s ve olaylar gelişiyor. Dediğim gibi kurgu çok güzel olduğundan neticeyi anlamak epeyce zor.

Kitabı okumayı düşünecekler bu cümleyi okumasınlar diyeceğim şu an çünkü bahsetmeden edemem, paralel evren malzemesi var ya, hah işte o konu usta ellerde inanılmaz hikayelere dönüşebilir. Bu kitap sadece çok çok basit örneklerinden biri. Beğendim ama bir Sezgin Kaymaz kitabı daha aldırır mı bana şimdilik çok emin değilim. Bir ara belki.

26 Şubat 2012 Pazar

Küçük Aptalın Büyük Dünyası

Amin Maalouf'un Işık Bahçeleri elimde sürünmeye başlayınca dedim ki bir mola vermeli, tebdil-i kitapta ferahlık vardır, araya eğlencelik bir şey girsin, sonra kaldığımız yerden devam ederiz. Kendim blog tutuyor olmama rağmen hiç blog falan okumam, şimdilik bir twitter hesabım da yok o yüzden hasbelkader bir yerlerden öğrendiğim Pucca'nın kitabını almıştım, erkeklere süper sövüyor falan diye. Yoksa twitter'da almış yürümüş ünü.

Aynen bana anlatılan gibi aşk hayatını anlatıp sayıp sövüyor. Şimdiiiiii, kitabın kapağında yazan "bu kız tam da bizden biri" lafı kısmen doğru ama böyle bir genellemeyi kabul edemem. Aklından geçenlerin çoğunu ben de zaman zaman düşünüyorum, ben de içimden bir temiz sövüyorum yeri gelince erkeklerin topuna ama, Pucca kadar mala bağlamıyorum. Mala bağlayan insan yok mu etrafımda, çok var ama ben o kadar ileri derece de sapkınlaşmıyorum galiba. 

Neyse kitap günlük olarak yayınlanmış o yüzden edebi bir şey beklemiyordum, öyle bir iddiası da yok kitabın zaten 2günde bitti, hatta toplam 3 saatte de bitti diyebiliriz. Tam bir molalık kitap oldu benim için ve benim için de saydı birilerine bol keseden iyi oldu.

Kitabın ikincisi de varmış şimdilik onu okumayı düşünmüyorum. Ama günün birinde ibişin biri gelip benim aklımı başımdan alıp sora bırakıp gidicek ya nasılsa, hah işte o zamana saklıyorum o kitabı da, yeniden sövmek için =)

"Dünyada seksi erkek davranışlarından en iyisi ne diye sorsalar, 'eşofmanlı yemek yapan erkek' derim."

"Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum, sadece boşlukta dibe doğru gidiyorum sanki. Bir kez daha anladım ki hayat çok orospu. Bütün işvesi cilvesi, parasını alana kadar sürüyor. Sonra giren çıkan fark etmiyor. Kimisinden çok zevk alsa da, sonuçta hepsi aynı deliğe giriyor."