Khaled Hosseini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Khaled Hosseini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bin Muhteşem Güneş

Uçurtma Avcısı'ndan sonra az çok nasıl bir şeyle karşılaşabileceğimi tahmin ediyordum aslında. Ama bu sefer hikayeler kadınların etrafında döndüğü için sanırım daha çok etkiledi beni. Hele bir de Azerbaycan yolculuğum sırasında okuduğum için o coğrafyaya yakın olmanın da etkisi olmuş olabilir.

Meryem'in doğumuyla başlayan kitap ömrünün yarısında Leyla ile kesişmesiyle devam ediyor ve hayatlarını okuyoruz. Afganistan'ın yakın geçmişi yine inanılmaz öğretici bir şekilde aktarılmış. Sayfaları ne kadar hızlı çevirdim bilemiyorum.

Aslında, Meryem'in harami olmasından, çocuğunu düşürmesinden, Leyla'nın çocukluk aşkını kaybedişinden ve kocalarından yedikleri dayaklardan ziyade kitapta ben en çok üzen şey Taliban'ın put diye etiketleyerek, Tarık'la Meryem'in en güzel anılarından biri olan Bamyan Buda Heykellerini yerlebir edişini okumak üzdü beni.

O kadar heyecanlı okudum ki kitabı herhangi bir alıntı yapmaya fırsatım olmadı. Okuyun, okutturun. 

13 Nisan 2012 Cuma

Uçurtma Avcısı

Öncelikle, benim bu kitabı bu kadar geç okumam gerçeğini göz ardı edersek,  bu minvaldeki bir kitabın çok satanlar listesinde olmasının beni çok mutlu ettiğini söylemek istiyorum. Türkiye'de bu kadar okunmasının sebebi bilinçli olarak belki de 'geleceğimizin' görülmesi değil de müslüman ülkede geçen müslüman bir yazar tarafından yazılmış bir kitap olması olsa da, yine de umut verici.

Okuyunca, hayal ürünü, gerçek dışı gibi gelse de insana, inanılması güç de olsa bunlar yaşanıyor ve yaşanacak. Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki bu kitapla ilgili nasıl toparlarım nasıl satıra dökerim bilmiyorum.
Kitap güzel çocukluk anılarıyla başlıyor ama hikayedeki o hüzünlü anlatım hemen ele veriyor böyle mutlu devam etmeyeceğine, kah sinirlenerek, kah yumruğumu ısırarak okudum tüm kitabı. Kimi yerde Emir'e hak verdim kimi zaman Assef'e tükürükler saçarak küfürler ettim. Normal mi bilmiyorum da bir duygu patlaması yaşadım kitap boyunca. Yapılan çirkinliklere göz göre göre sessiz kalmak, içten içe hasetin iyiliği bastırması...

Afganistan'da güzel (?) çocukluğunu bırakarak Amerika'ya gelen Emir'in yıllar sonra memleketine dönüşü ve geçmişiyle yüzleşmesi o kadar güzel aktarılıyor ki, kitap okumuyorsun da sanki yakın bir arkadaşın sana başından geçenleri anlatıyor gibi. 

Aslında üstünde durulan tek şey 'vicdan' belki de bu kitapta. Herkes vicdanıyla yüzleşiyor zamanı gelince, ama acı çeken çektiğiyle kalıyor o ayrı.
Ama asıl benim içimi buran şey ise, Taliban Afganistan'ın başına geldiğinde yeşeren umutların zamanla yok olması, şeriatın o lanet hükmünün sürmesi.
Kendine müslüman diyen peynir beyinlilerin asıl kendilerini allah'a şirk koşarak yaptıkları şeyler çileden çıkarıyor insanı.

* Bir kadın sesi erkeği tahrik ediyor diye asla konuşturulmuyor ve konuştuğu takdirde katlediliyorsa
*Sebepsiz evler yıkılıyor, ırkı/mezhebi farklı diye bir insan öldürülebiliyorsa
*Herhangi bir nedenle sesi yükseldi diye birinin kafasına kalaşnikof dayanıyorsa
*Tüm bunları hak yoluna yapıyorum diye bir de ufacık çocukların ırzına geçiliyorsa varsın öyle müslümanlığa lanet olsun.

Ama okunsun, yıllarca bestseller olmaya devam etsin bu kitap, özellikle de Türkiye'de. Herkes okusun, şeriat istiyorum diyen, şimdi sokaklarda fink atan o kadınlar görsün başlarına neler geleceğini.

" Hasan'la bakıştık. Sonra da kahkahaları koyuverdik. Britanyalıların yüzyıl başında, Rusların da 1980lerde öğrendiği şeyi yakında bu Hintli çocuk da öğrenirdi: Afganlar bağımsız insanlardı. Afgan halkı gelenekleri sayar ama kurallardan iğrenir. Aynı şey uçurtma savaşında da geçerliydi. Tek bir kural vardı; o da kuralsızlık. Uçurtmanı uçur. Rakibinin ipini kes. Hadi şansın açık olsun!"

"Baba'nın beni futbol maçlarına getirdiği 70'li yıllarda yemyeşil olan bu saha şimdi berbat haldeydi. Oyun alanının her yanı delikler, çukurlarla doluydu; en göze çarpanı da, güney uçtaki kale direklerinin arkasındaki bir çift derin çukurdu."

"Sohrab'ın suskun olduğunu söylemek yanlış olur. Suskunluk, huzur içeriyor. Sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi. Sessizlik ise düğmeyi kapatmak. Kesmek. Tamamen durmak."