13 Temmuz 2013 Cumartesi

İnsan Ne İle Yaşar?

Çok güzel bir mekanda, çok güzel duygular içerisinde okudum bu kitabı. O yüzden artık benim gözümde yeri ayrı. Gezi Direnişinden sonra İstiklal'in sakin günlerinin birinde Tünel'den Taksime yürürken yol üzerinden aldım kitabı. Yavaş ama güzel ve anlamlı yürüyüşümün ardından Gezi Parkı'na girdim.
Seyyar kahve satan amcalar çevirdi etrafımı öncelikle, onların bir tanesinden hazır bir bardak kahve aldım ve sırtımı dayayıp ağaca başladım kitaba. Kısa minik hikayeler ama sanki o anda, Gezi Parkı'nda ve benim tarafımdan o duygular içerisinde okunsun diye yazılmıştı kitap adeta.
İçeriğiyle ya da kitaptaki hikayelerle ilgili herhangi bir eleştiri yapacak değilim ama bana yaşattığı duygular için ve ileride hatırlatacakları için bile kalbimdeki yerini çoktan aldı.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Korkma Ben Varım

Gezi Direnişinin başlamasından birkaç gün önce bitirmiştim ve direnişin başlamasıyla ne okuduğum kitapları bloga yazabildim ne de o süre içerisinde kitap okuyabildim. 1,5 ay oldu yeni yeni toparlıyoruz her şeyleri. O yüzden bu süreç içerisinde zaman zaman kendimi Murat Menteş'e karşı ne hissetmem gerektiği konusunda sorgulamış olsam da kitap güzel. Benim için kesinlikle bir Dublörün Dilemması değil ama okumaya değer. Eğlenceli.

16 Mart 2013 Cumartesi

Jane Eyre


Bu kitabın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye hudutlarında da trilyon çeşit baskısı var. 50 sayfalık özetin özetini de bulmak mümkün çok daha fazla sayfalılarını da.

Ben yine her klasik kitabı bulduğum şekilde rafta kampanyada görerek aldım, üzerinde de tam metinden çeviri yazıyordu dedim ki tam ağız tadıyla okumalık.

Yine ve yeniden çevirmene eleştirilerimi sunarak başlamak istiyorum. Caaaanım çevirmen arkadaşım iyi hoş çevirdiğin yerleri güzel çevirmişsin de bizim Fransızca bildiğimizi de nereden çıkardın? Kitap içindeki Fransızca konuşmaları bizim Google Translate’e yazarak mı tercüme etmemiz gerektiğini düşündün de onları çevirmedin? Hadi sen de Fransızca bilmiyordun da bu kitabın bir editörü yayın evi yok muydu ki seni uyarmadılar bir de Fransızca bilene danışalım diye. Allahtan üç kuruşluk İspanyolcam yardım etti de cümlelerin arasından bazı benzer kelimeleri çıkarıp hikayenin kendi çapındaki bütünlüğüne kendim katkı sağladım.

Bunun dışında kitabın konusuyla ya da kurgusuyla ilgi pek bir şey söylemeye gerek görmüyorum. İngiliz klasiklerinin temel taşlarından ama konusu itibariyle benim için bir Yeşilçam filminden farksız. Yine de okurken keyif aldım. O yaştaki saflık güzel anlatıldığı için çok hoşuma gitti.

24 Şubat 2013 Pazar

Görmek ve Fark Etmek

İngilizcede kitaplar için çok basit bir sınıflandırma var: Fiction / Non-fiction. Biz de tam karşılığı ne oluyor bilmiyorum kurgusal olan ve olmayan diye tanımlıyorum kendimce. İşte bu noktada söyleyeceğim şey ise ben kesinlikle fiction kitapların insanıyım. Bu çerçeveden çıkabilmek için en iyi fırsatın Alain de Botton olduğunu düşünmüştüm ama ı-ıh keyif alamadım yine de.

Kitap güzel olmasına güzel, tespitler hele çok doğru ve yerinde ama benim ağzımda bıraktığı tat başka oldu. Yazara hak ettiğini vermek yorum yapmak benim hakkım değil bu nedenle ama naçizane bir şeyler söyleyeceğim tabii ki.

Kitap incecik (104 sayfa) ve içinde bir kaç sayfalık küçük bölümler var. Bazı başlıklar için yapılmış çok güzel tespitler; hayvanat bahçesine yalnız gitmek, yalnız erkekler ve hüznün güzelliği gibi. Okurken "aaa evet, hakikaten yaaa" gibi tepkiler vermiş olabilir ve bu da Alain abimizin gerçekten başarılı olduğunu gösterir.

İlk adımı ince bir kitabıyla yapayım dedim (kitap yarıda bırakmak beni çok üzer ve yapmamaya çalışırım elimden geldiğince) daha sonra diğerlerine geçerim dedim ama şimdilik devam etmeyi düşünmüyorum zira diğer kitaplarının başlıkları ne kadar heyecan verici olsa da üslup bakımından bana zevk verip vermeyeceği konusunda tereddüt yaratıyor.

31 Ocak 2013 Perşembe

İhtiyarlara Yer Yok

Filmi çekilmiş kitapları okumayı seviyorum ama yorum yapmak istemiyorum nedense hiç. Nasıl olsa benim zihnimde canlanan aslında film nedeniyle herkesinkiyle neredeyse aynı.

Kitabı sevdim çünkü Meksika sınırında geçiyordu ve bol bol İspanyolca cümleler okudum. Ama kitabın dilinde beni irite eden bir şey vardı sanırım detayların üzerine çok durulması. 

Karakterin su içişini öyle uzun anlatıyor ki, kitap da iki yüz küsur sayfa olunca her şey detay oluyor sanki. Bardağı alıyor, suyu dolduruyor, kafasına dikiyor, nefes alıyor tekrar suyu içiyor masaya bırakıyor derken koca bir paragraf anlatılıyor ve biraz boğuyor.

İspanyolca olan tüm cümleleri alıntılamak istedim aslında ama tabi ki böyle bir şey yapmayacağım. =)

11 Ocak 2013 Cuma

Malafa

Konuya çok net bir şekilde giriş yapıyorum; eğer henüz herhangi bir Hakan Günday kitabı okumadıysanız, başlamanız gereken kitap kesinlikle Malafa değil!!! Okuduğum diğer kitaplarından çok çok farklı ve benim için tatmin edici değil bu nedenle.

Yine kocaman laflar, muhteşem aforizmalar yok değil hatta yine gülüyorsunuz, yine eğleniyorsunuz kitabı okurken ama Hakan Günday beklentisi olunca yine de tatmin olamıyorsunuz.

Hikaye Antalya'da geçiyor. Turizm dünyasının bir ucundan bakılmış hatta değişik bir ucundan bakılmış komik bir hikaye. Topaz Kuyumcu Center'da turistlerin nasıl satışa yönlendirildiklerini anlatan Türkiye için güzel bir özeleştiri. Center'ın sahibi de Ermeni, bu nedenle kitapta ilk başta başa çıkılması zor bir Ermenice kelime yüklemesi yapılıyor ama sonra alışılıyor tabi ki.

Başı sonu olan bir hikaye değil aslında, o hayattan bir enstantane ama yine de ben hikayenin sonunda eblek şekilde "euehuehuehe" diye güldüm. Tekrarla ilgili güzel bir paragraf var hikayede tekrar eden, çok hoşuma gitti. Aşağıda onu da paylaşacağım. Dediğim gibi kötü bir kitap değil ancak, ilk okunacak Hakan Günay kitabı kesinlikle değil.

"Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet, öylesiniz. Etti iki!"

" Tezgahtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgahtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerine yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardk rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgahtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar."

1 Ocak 2013 Salı

Ejderha Dövmeli Kız

Aylardır kitaplığımda duruyordu nihayet işten izin aldığım bir haftada başladım ve tabii ki hızlıca bitti. Bir ara herkeslerin elindeydi, çok satanlar listelerindeydi, hak ettiği değeri gördüğü belli. Sürükleyici bir hikayesi var ve merakla bir sonraki bölümü de okuyayım, bir tane daha bir tane daha derken kitap bitiveriyor zaten.

Aslında hikaye tümüyle Ejderha dövmeli kızımızın etrafında dönmüyor, o yüzden başlık biraz beni yanılttı diyebilirim. Ama hikaye enfes, polisiye desen değil, romantik hiç değil, değişik bir macera oldu bu kitap benim için. 

Aslında seri 3 kitap ama ilk kitabın hikayesi ilk kitapta bitiyor, o yüzden şu an hemen ikincisini okuma isteği uyandırmadı bende, bir ara devamlarını da okuyacağım ama bu süre çok uzun olmayacak bakalım.

Alıntı yapacak altını çizecek enfes cümleler yok kitapta, sonuçta bestseller :). Ama güzel bir tespit okudum hoşuma gitti. "Bir mülkü daha var, Sandhamn'da, üzerinde depodan çevrilmiş 30 metrekarelik bir kulübe bulunan deniz kenarında bir arazi, köyün en popüler yerinde. Öğrenebildiğim kadarıyla sıradan, ölümlü insanların da arazi satın alabildiği kırklı yıllarda amcalarından biri almış, miras yoluyla Blomkvist'e geçmiş."

21 Aralık 2012 Cuma

Siddhartha

Siddharta için kimi insan söyleyecek, anlatacak çok şey buluyor ama nedense benim için klişe bir kaç kitaptan öteye geçemedi. Okurken hissettiğim şeyler Işık Bahçeleri ve Simyacı’dan çok farklı değildi.

Siddharta’nın Brahmanlık’tan, Samanalık’a geçişi, sonra Gotama ile tanışması ve onun felsefesini öğrenişi ve son olarak arayışı bırakarak kendini ticarete atmasını okuyoruz.
Aslında güzel  bir eleştiri, dünyevi zevklerin gelip geçiciliği konusunda, ama sanırım ben daha derin bir Buddha felsefesi okuyacağımız zannetmiştim bu hayal kırıklığı ondan. 

Hermann Hesse’nin diğer kitaplarını da okuyacağım Bozkırkurdu ve Boncuk Oyununu belki daha sonrasında döner bir kez daha okurum Siddhartha’yı ama anlamlar arayan, düşüncelere dalan bir insan olmadığım için beni çok saracak bir kitap olamayacak.

Goodreads’te Gorfo adlı bir kullanıcı bu kitap için çok güzel bir yorum yapmış, paylaşmaktan kendimi alamadım “This is the kind of book that people say they like because they're too afraid to admit they don't understand its spiritual mumbo jumbo.”

29 Kasım 2012 Perşembe

Kurdu Öldürmek İçin

Gidip gezdiğim yerlerin tarihini hep merak ediyorum. Rus tarihi için de aldım bi kitap Arjantin için de Eva Peron, hepsi sırasıyla okunacak ama Küba için gitmeden hazırlık yapayım dedim. Tarihi değil aslında tam olarak, sadece 1950li yılların Kübasında gençlerin çırpınışları, yakarışları ve ölüşleri anlatılıyor.

Kitabı bulmak biraz zor oldu, Küba ilgili kitap ararken bir şekilde internetten adını duydum ve nadirkitap'tan bulabildim anca, sahaftan. Kitap 1997 basımı ve bir kişiye hediye olarak verilmiş o zaman ilk sayfasında Hamit Necmettin Yazıcı adına bir imza var. Eski kitap almayı okumayı bu yüzden çok seviyorum.

Kitabın kurgusu bir harika, dört farklı ağızdan çok farklı hikayeler anlatılarak başlıyor ve kurgu düğümlenip çözülüyor. Çok fazla bir şey söylemek istemiyorum kurgu ve konuyla ilgili ama beğendim, çok beğendim. Her devrim öncesi yaşananlar gibi onlar da iç burkan acı veren ama bu uğurda yaşanan şeyler.

Kübayı şimdi daha da bir merak ediyorum.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yüksek Topuklar

Küçük erkek çocuğu hikayelerinden, kız çocuğu hikayelerine geçişim çok sert oldu aslında. Ama bu tam da bir küçük kız hikayesi değil, koca koca kadın hikayecikleri.

Herkesin bu kitap için yaptığı ilk yorumu ben de yapmak istiyorum. Bir karşıcinsin kadın dünyasını bu kadar iyi gözlemleyebilmesi ve duyguları birebir aktarabilmesi akıl alır şey değil, ama bu noktada Murathan Mungan'ı sorgulayacak değilim.

Nermin'in Tuğde ile 5 gününü okuyoruz 527 koca sayfa boyunca. Hİkayenin çeşidi çok da olsa ben kitabı biraz ite kaka okuduğumu söylemeliyim doğrusu. Betimlemeler uzun ve cümleler bir yerden sonra sonunu sizin tahmin edebileceğiniz şeyler. Yine de solcusundan, feministine, lezbiyeninden annesine tüm kadınları hap yapmış ve bizlere sunmuş sayın Mungan. Kitaba ismini veren yüksek topuklar'ın da kitapta kullanılış yerine bayıldım doğrusu.

Ben ileride anne olacaksam erkek çocuk annesi olmak istiyorum, neden erkek çocuğunu bu kadar istediğimi bilmemekle beraber kız çocuklarını işte tam da Tuğde gibileri yüzünden sevmiyorum.

"İçimi dökmek amacıyla, Tuğde'nin çeşitli marifetlerinden ve konuşmalarından söz ettiğim birkaç arkadaşımın, beni inançsız gözlerle dinledikten sonra, beş yaşında bir kızın bütün bunları asla yapamayacağı, söyleyemeyeceği yollu itirazlarına sinirlendiysem de fazla belli etmedim. Herkes kendi yaşam deneyimlerini gerçekliğin kendisi, diğerlerininkini kurmaca ürünü sandığı sürece, iletişim denen şey olanaksız olmaya devam edecekti."

18 Kasım 2012 Pazar

Aramızdaki En Kısa Mesafe

Barış Bıçakçı'nın okuduğum üçüncü kitabı ancak her üç kitabı da aynı kişinin yazmış olmasına inanmak bir hayli güç. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile zirvede başladığım Bıçakçı serisi, Sinek Isırıklarının Müellifi ile yere çakılırken, Aramızdaki En Kısa Mesafe ile yine yükselişe geçti.

Erkek çocuklarının rol aldığı kitapları okumayı seviyorum, Alper Canıgüz ve Emrah Serbes'ten sonra Bıçakçı da gözlemleri çok iyi yapmış ve örnekler enfes seçmiş. Bir erkek çocuğunu minicikken eline almış ve 99 sayfacık kitapta onu büyütmüş. 

Kitabın bir ana hikayesi yok. Kesik kesik sahneler, kah evin salonu, kah deniz kıyısı kah sokak ortası. Ama sanki cımbızla ayıklanan kesitler bunlar. Kardeşlik ilişkileri, akrabalık ikilemi (ikilem diyorum çünkü "fazlalık olma" hissiyatı çok çok iyi anlatılmış).

Aslında bir yerde de erkeklerin hiç büyümediğini sokmuş gözümüze gözümüze. Bence erkekler alıp okumalı, çocukken de, ergenken de, deve kadar adam olduklarında da değişmediklerinin çok somut bir tanımı.

" Pul albümlerimizi kitaplıktaki yerlerine yerleştirip sokağa çıktığımızda, başlarını kaldırmış, Kemallerin ikinci kattaki evine bakan on kadar kişi gördük. Kemal elinde süt bardağıyla pencereye çıktı. Sabırlı olmamızı söyleyerek sütünü içti. Bitirince, önceden albümden çıkardığı pulları avuç avuç savurdu. Bir sürü pul havada uçuşuyor, ellerimizi havaya kaldırmış tutmaya çalışıyorduk. Pulları havada yakalamak için peşlerinden koşmamız gerekiyordu."

Yukarıdaki paragrafı özellikle birebir aktarmak istedim, çünkü aynı şey benim çocukluğumda da yapılırdı. Günlük popülerlik kazanmak için bazen tasolar bazen barbi-futbolcu kartları evin balkonundan savrulur 'kapııııııııııııııııııışşşşşşş' diye bağırılır ve o günün en popüler kişisi olunurdu. =)

19 Ekim 2012 Cuma

Amat

Şimdi geçtiğimiz ay İhsan Oktay Anar'ın son kitabı Yedinci Gün de yayımlanınca farkettim ki iç kitabın ardından epey ara vermişim Anar okumaya. Zamanı gelmiş diyerek kronolojik sırayla devam ettim Amat'ı okumaya.

İlk önce itiraf etmeliyim kitabın son sayfasına kadar ne zaman çıkacak piyasaya Uzun İhsan diye bekledim ama çıkmadı. 3 kitaptan sonra ister istemez bekliyor insan ama bu sefer bir degisiklik oldu ve çıkartmadı karşımıza.

Kitap boyunca serin sularda Amat (Elif, mim, elif, te) adlı gemideyiz. Salı günü sefere çıkan (salı günü sefere çıkmanın uğursuzluk getiridiğine inanılıyor) bu gemideki 247 mürettebatın hepsi de günahkar. Ve hikayenin arasında bu günahların neler olduğunu yine kopan geri gelen hikayeler olarak okunuyor.

Diyavol Paşa ve hikayesi, Amat'ın nasıl yapıldığının hikayesi kitap sonuna doğru açıklığa kavuşuyor. Bir sürü karakterin bir sürü hikayesi, denizcilik terimleri ve diğerleri. Aynen benim bu yorumum gibi bölük pörçük anlamlı anlamsız cümleler bütünü güzel bir kitap Amat. İhsan Oktay Anar'ın en iyisi değil belki ama tipik bir Anar kitabı. 

4 Ekim 2012 Perşembe

Amak-ı Hayal


Amak-ı Hayal, yine elime arkadaş vasıtasıyla aldığım kitaplardan. Beklentimin biraz dışında bir kitap, güzelce okuttu ama tam bağlayamadı kendine nedense. Amak günümüz Türkçesinde derinlik demekmiş, yani hayalin derinlikleri. Kitap Aynalı Baba’yla tanışan Raci’nin gördüğü/düşlediği hikayeleri anlatıyor.

Aynalı baba ney üflüyor, aslında kitabı okurken arkada hep o tını devam ediyor. Siz okuyorsunuz o notalar akıyor. Benim anneannemin kullandığı bi laf vardı “düşe yatmak”. Raci’ninki de böyle bir şey ama daha farklı. Tasavvufun en güzel tarafı iyi, doğru insan olmak hikayelerde öyle tatlı anlatılıyor ki. Ama işte sanırım bana itici gelen tarafı bu hikayelerde Raci’nin hep iyi aile çocuğu olması. Hatta (spoiler içerir) kendini karınca olarak gördüğü hayalde bile insani duyguları yaşayabilenin tek kendisi olması (spoiler biter) aslında Raci’nin kendisi üstün gördüğünü çağrıştırdı bana ve hoşlanmadım. Ama genel olarak Aynalı Baba’yı ve neyini çok sevdim.
 
"Hep ikilik birlik için.
Bak iki göz bir görüyor!
Birlik ise dirlik için
Bak iki göz bir görüyor!
 
Ruh ve ceset arş ve felek
İns ve peri cin ve melek
Birlik için hep bu emek
Bak iki göz bir görüyor!
 
Şirkten eyle hazer,
Vaktini boş etme güzer!
Aleme bir eyle nazar
Bak,iki göz bir görüyor!
 
Sen de seni sen de seni
Bil ki, budur ''Allemeni''
Birleye gör can ve teni
Bak,iki göz bir görüyor!"

3 Eylül 2012 Pazartesi

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Sevdiğim bazı kitapların, hepsinin değil belki de sadece küçük bir bölümünün, ortak bir özelliği oluyor: Ana karakterin isminin bilinmemesi. Bu hem değişik bir samimiyet katıyor kitaba, hem de genelde birinci kişinin ağzından yazılmış oluyor dolayısıyla kolay okunuyor.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da ana karakterin ismini bilmediğimiz kitaplardan ve sıcacık. Çok çok eski, çizik bir siyah beyaz filmi gibi. Konuşmalar saygılı ve eski Türkçe'nin o mesafeli hali. 

Ana karakterimiz 15 yaşında bir delikanlı, dizinden bir kemik hastalığı çekiyor ve senelerdir tedavi edilemiyor. Umutsuzca kendinden 4 yaş büyük  Nüzhet'e aşık. Nüzhet de az değil, o da ilgili bizim çocuğa ama evlilik meseleleri var başında. Dil o kadar güzel ki, o kadar naif anlatmış ki yazar 15 yaşındaki bir gencin, hastalığına, aşkına ve hayatına bakışını. Çok sevdim.

Dil eski Türkçe kelimelerle bezenmiş söylediğim gibi ama kitabın arkasında bir kaç sayfalık sözlük var bana epeyce yardımcı oldu. Hele bir cümle vardı ki neredeyse kelimelerin hiçbirini bilmiyordum. Okuyun, okutturun.

" Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum."

"...Benim mücerret nazariyelerime karşı muarızlarımın müptezel teşbihler ve müşahhas delillerle müdafaa ettikleri tez, bu cahil efkar-ı umumiyeyi aldatabilirdi"  Bahsettiğim cümle buydu :)